Paris Match: İstanbul’suz bir Avrupa, Roma’sız İtalya gibidir
| 3 Temmuz 2009 | Pinar Ersoy | Bu habere henüz yorum yapılmadı

Fransa’nın en önemli haftalık dergilerinden Paris Match, Türkiye ve İstanbul’la ilgili Fransız basının son yıllardaki en kuvvetli yazılarından biri yayınladı. “İstanbul, gerçek bir Avrupalı” başlıklı yazıda “Avrupa’yı bu kent olmadan oluşturmak, İtalya’yı Roma’sız hayal etmek gibidir” ifadeleri kullandı.
Fransa’da Türkiye mevsiminin başladığı günlere denk gelen makale kuşkusuz etkinliğin rüzgârından da etkilenerek kaleme alınmış. İlk satırından son satırına kadar İstanbul’u ve Türkiye’yi iltifatlara boğuyor.
Dergi bu uzun makaleden sonra “modern Türkiye’nin yüzü” olarak Gülse Birsel, Cansu Dere, Nil Karaibrahimgil, Oya Eczacıbaşı ve Burcu Esmersoy’un kısa portrelerine ve röportajlarına yer veriyor.
Ana yazıda ilginç cümleler var:
- Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesinde Ankara her sabah Fransız politikacıların kendilerini Osmanlı’nın, küçük ve huzurlu Avrupa’ya saldırmaya hazır acımasız İslami pençelerinden uzaklaştırma çabalarını dinleyerek uyandı.
- Yazık çünkü Fransa dünyada yasaları yapmıyor ve AB’nin 27 ülkesi Türkiye’nin üyeliğinden taraf olduğu halde buna ısrarla itiraz ederek gereksiz yere kötü gözüküyor.
- Avrupa Paris, Londra ve Madrid’le özetlenemez. Zira Osmanlı sultanları yüzyıllarca Balkanları yönetti. Üstelik bu süreçten bir kölelik gibi bahsetmek de mümkün değil. Çünkü Osmanlı terlikleri Rus ya da Avusturya çizmelerinden her zaman yüz kat daha nazikti.
Biraz uzun olmasına rağmen ana yazının tam metnini aktarıyorum:
Bir zamanlar Türkler Fransa’ya hayrandı. Prestijli Galatasaray Lisesi’nde yetişen hükümet görevlileri muhteşem bir Fransızca konuşur, Ankara ve İstanbul’daki eğitimli kesim “İki aşkım var, ülkem ve Paris” derdi. O günler geride kaldı.
Artık iki ülke arasındaki arkadaşça jestler bile sorun yaratabiliyor. İşte Fransa’da Türkiye mevsimi bu atmosferde başlıyor. AB’de Türkiye’nin en büyük karşıtı rolünü üstlenmek isteyen Fransa kutlamaların başlangıcını zaten mahvetti. Bazı sanatçılar geri çevrildi, Paris Kitap Fuarı, onur konuğu olarak Türkiye’yi kabul etmeyi reddetti.
Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesinde ise, doğal olarak, Ankara her sabah Fransız politikacıların kendilerini Osmanlı’nın, küçük ve huzurlu Avrupa’ya saldırmaya hazır acımasız İslami pençelerinden uzaklaştırma çabalarını dinleyerek uyandı. Sonuç: Başbakan Erdoğan sıkkınlığını ifade etti, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül kapılarını kapattı. Ne yazık!
Yazık çünkü Fransa dünyada yasaları yapmıyor ve AB’nin 27 ülkesi Türkiye’nin üyeliğinden taraf olduğu halde buna ısrarla itiraz ederek gereksiz yere kötü gözüküyor. Yazık çünkü sorumlu kişilerin Avrupa’nın temellerini atan ve yüzyıllar boyunca onun yüzü olan Konstantinapol, yani İstanbul olmadan bir Avrupa hayal ediyor olmaları çok iç karartıcı.
Orta Çağ’ın Batı Avrupa’yı kaosa, acılara ve cahilliğe sürüklediği 500-1000 yıllarında, bir Binbir Gece kenti Doğu’da parladı ve Roma İmparatorluğu’ndan arda kalanlara uygarlığın bir büyü olabileceğini hatırlattı. Tüm ahlak ve politika felsefemiz, orada, Roma hukuku, Yunan mitolojisi ve Yahudilik dininin evliliğinden doğdu. Avrupa’yı bu kent olmadan oluşturmak İtalya’yı Roma’sız hayal etmeye benzer.
Türkiye Avrupa’ya iki köprüden çok daha fazlasıyla bağlı. Ve bu 1453′te Konstantinapol’ün düşmesiyle sona ermedi. Avrupa Paris, Londra ve Madrid’le özetlenemez. Zira Osmanlı sultanları yüzyıllarca Balkanları yönetti. Üstelik bu bu süreçten bir kölelik gibi bahsetmek de mümkün değil. Çünkü Osmanlı terlikleri Rus ya da Avusturya çizmelerinden her zaman yüz kat daha nazikti.
Dahası, politik mülteciler ve Yahudiler 1500-1900 yılları arasında hep İstanbul’a sığındı, ondan kaçmadı. Eğer büyük suçlar işlendiyse, özellikle Ermenilere karşı, unutmamak gerekiyor ki tarih eski korkuları hortlatarak değil yeni umutları canlandırarak yazılır.
Simdi İstanbul hiç olmadığı kadar hayal kurduruyor ve biz de bu yüzden bu kenti yaşayanlara söz hakkı veriyoruz. Önyargılarından bir bebeğin meme emdiği gibi tadan ve bu kadınların şehirlerin şehrindeki şık mahallelerden çıkan uzaylılar olduğunu söyleyenlere dikkat edin. Bizim konuştuğumuz bu kadınlardan Ankara’dan İzmir’e, İstanbul’dan Antalya’ya milyonlarca var. Riyad’da değil, modern ve sofistike bir Avrupa kentindeyiz.
Burada 1980 yılındakinden daha fazla türbanlı kadın yok, ama onlar artık evlerinden çıkıyorlar, sosyal bir hayat yaşıyor, çalışıyor ve kentte Sergio Rosi ayakkabılarıyla dolaşıyorlar. Tabii ki Avrupa’nın hayal kırıklığına uğrattığı ilk kesim onlar.
20 yıl önce Avrupa’nın onlara sarışınlık ve entelektüel sohbetler vaat ettiğini zannediyorlardı. Simdi Paris’in light İslam’a yalnızca parmağının ucunu gösterdiğini, yedek kulübesine ve ikinci sınıf kompartımana yolladığını, onları sonsuz bir modası geçmişlige mahkûm ettiğini anladılar.
Artık ülkelerinin dinle ve önyargılarla özetlendiğini duymak istemiyorlar. Türban sihirli değnek değil, onu takmayanları Avrupa’nın özgür pon pon kızlarına, takanları da uyuşturulmuş cihatçılara çevirmiyor. Türk kadınları kategorilerle yargılanmaktan yoruldu. 400 milyonluk bir topluluğa girmenin bu topluluğu neden metamorfoza uğratacağını anlamaya çalışıyorlar. Fransa’da 6 milyon Müslüman var ve dünya yıkılmıyor. Neyse ki bu kadınların mizah anlayışı ve zamana güvenleri var. Acıtan sözler su gibi: birikmiyor, buharlaşıyorlar.

